Index BİYOGRAFİLER PROFESYONEL BİYOGRAFİLER |
| Hacı Arif Bey |
|
|
|
| Yazar Administrator | |
| Saturday, 26 May 2007 | |
Hacı Ârif Bey, 1831 yılı sonlarında İstanbul’ un Eyüb Sultan semtinde doÄŸdu.Asıl adı Mehmed Ârif’ dir. Mütevâzı bir âilenin çocuÄŸuydu. Babası Ebûbekir Efendi, Eyüb Mahkemesi kâtiblerindendi.Hacı Ârif Bey daha çok küçük yaÅŸlarda iken sesinin güzelliÄŸi ve mûsikî kabiliyeti ile oturdukları semtte ün yapmış, mahalle mektebinde ‘’ ilâhîci başı’’ seçilmiÅŸti.Bu sıralarda aynı semtte oturan gençlerden biri olan, geleceÄŸin büyük Zekâî Dede’ sinden ÅŸarkı ve ilâhîler öÄŸreniyordu. Zekâî Dede onu kendi hocası yine bir baÅŸka Eyüb’ lü, Mehmed Bey’e götürdü. Eyyûbî Mehmed Bey, küçük Ârif’i çok beÄŸenerek öÄŸrenciliÄŸe kabûl etti ve klâsik fasıllar meÅŸk etmeye baÅŸladı. Ârif Bey, yüksek kabiliyeti ve olaÄŸanüstü hâfızası ile çok çabuk öÄŸreniyor, öÄŸrendiklerini aslâ unutmuyordu. Bu arada Eyyûbî Mehmed Bey tarafından devrin en büyük mûsikî üstâdı, her iki hocasının da hocaları Hammâmîzâde İsmâil Dede’ ye götürülmüÅŸ, onun da iltifâtlarına mazhâr olmuÅŸtu. Eyyûbî Mehmed Bey, Ârif Bey’ le çok ilgileniyordu. Henüz 13 yaşında iken onu ‘’ Bâb-ı Seraskerî ’’ , yani devrin Savunma Bakanlığı’ nın bir dâiresinde kâtibliÄŸe aldırmış; bir yandan memûriyetine devâm ederken, diÄŸer yandan Müzika-i Hümâyûn’a öÄŸrenci olarak devâmını saÄŸlamıştı. Hacı Ârif Bey, Müzika-i Hümâyûn’ a girmekle hem HâÅŸim Bey’ den istifâde etmek imkânı bulmuÅŸ, hem de saraya ilk adımını atmış oldu. Çok geçmeden sesinin güzelliÄŸini haber alan Sultan Abdülmecîd, onu huzûra dâvet etti. OlaÄŸanüstü güzel sesi, güzel yüzü, kıvrak zekâsı, terbiye ve nezâketi ile pâdiÅŸahı etkilemiÅŸti. Sultan, onun hemen ‘’ mâbeynci ‘’ olarak saraya alınmasını emretti. Mâbeyncilik, pâdiÅŸah ile hükûmet arasındaki iliÅŸkileri düzenleyen yüksek îtibârlı ve dolgun maaÅŸlı bir görevdi. Hacı Ârif Bey bu göreve getirildiÄŸi zaman 19 yaşındaydı. Kısa bir süre sonra besteleriyle de adından söz ettirmeye baÅŸladı. Eserlerinde duygulu, ince ve asîl üslûbunun yanı sıra, makam ve geçkilere hâkimiyeti ile melodinin sözlere olaÄŸanüstü uygunluÄŸu hemen göze çarpıyordu. Hacı Ârif Bey, saraya girdikten kısa bir süre sonra PâdiÅŸah’ ın emriyle Harem-i Hümâyûn’ daki câriyelere mûsikî dersi vermeye baÅŸladı. Böylece hayâtının hiç dinmeyecek fırtınalı günleri de baÅŸlamış oldu. Sarayda hemen herkesin gözdesi olan bu yakışıklı genç, sesten dantelalarla örülü gönlünü bir câriyeye kaptırmıştı. OlaÄŸanüstü güzel gözlerinden dolayı PâdiÅŸah tarafından ÇeÅŸm-i Dilber adı verilen bu Çerkes güzelinin aÅŸkıyla Ârif Bey, gün be gün bir meÅŸ’ale gibi yanıyor, alevler seslere dönüÅŸüp, dudaklarından dökülüyordu... Hacı Ârif Bey, ÇeÅŸm-i Dilber’ in aÅŸkıyla tutuÅŸtuÄŸu günlerde ÇeÅŸm-i Dilber’ e olan ilgisi Sultan Abdülmecîd’ in kulağına kadar gitmiÅŸti. Sultan, kendi hanımı olmaya hazırlanan bu kızın Ârif Bey’ le hemen evlendirilmesini istedi. Zengin bir çeyizle onu gelin ederken, Hacı Ârif Bey’ e bir konak ve 60 altın gibi yüksek bir maaÅŸ ihsan edip, saraydan çıkarttı. Hacı Ârif Bey murâdına ermiÅŸti ama maalesef ÇeÅŸm-i Dilber onu sevmiyordu. Henüz iki yıl dolmamışken iki de çocuk dünyâya getiren ÇeÅŸm-i Dilber, onu terk ederek baÅŸka biriyle kaçtı. Hacı Ârif Bey, ÇeÅŸm-i Dilber’ i hâlâ çok seviyor, terk ediliÅŸi bir türlü kabûllenemiyordu. Hacı Ârif Bey’ in düÅŸtüÄŸü duruma çok üzülen Sultan Abdülmecîd, onu affederek yeniden saraydaki görevine getirdi. Herkes onun saraya dönüÅŸüne çok sevinmiÅŸti ki Ârif Bey’ in hassas gönlü yine câriyelerden birine, Zülf-i Nigâr’ e düÅŸtü. Zülf-i Nigâr da Hacı Ârif Bey’ i çok seviyordu. PâdiÅŸah bir kez daha, skandal çıkmasına izin vermeden Ârif Bey’ i saraydan uzaklaÅŸtırarak Zülf-i Nigâr’ la evlendirdi. Bu evlilik her ikisi için de çok mutlu baÅŸlamıştı. Fakat mutluluk uzun sürmedi. Çünkü Zülf-i Nigâr Hanım, devrin çâresi henüz bulunamamış en korkunç hastalığına, vereme yakalanmıştı. Günden güne sararıp, soluyor; âdetâ bir mum gibi eriyordu.Zülf-i Nigâr Hanım’ ın çâresiz hastalığı ilerledikçe Hacı Ârif Bey’ i de çâresiz acılara boÄŸuyordu. Zülf-i Nigâr Hanım gittikçe ağırlaşıyordu. Derin inleyiÅŸlerle gece gündüz uyuyor, bir çâre uman bakışlarla Ârif Bey’ e bakıyordu. Ârif Bey’ in çırpınışları fayda etmedi. Tam mutluluÄŸu yakalamışken bu kez de sevdiÄŸi, çâresiz bir hastalığın pençesine düÅŸmüÅŸtü. Târifsiz acılar içindeydi... Kısa bir süre sonra Zülf-i Nigâr Hanım geride Hacı Ârif Bey’ i ve kısacık evliliÄŸinde dünyâya getirdiÄŸi çocuÄŸunu bırakarak, bir daha uyanmamak üzere gözlerini kapadı. Hacı Ârif Bey, Zülf-i Nigâr Hanım’ ın ölümü ile bir kez daha acılara boÄŸuldu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Sultan Abdülmecit de öldü. Yerine tahta geçen Sultan Abdülazîz, Ârif Bey’ i ÅŸehzâdeliÄŸinden beri tanıyor, çok seviyor ve durumuna üzülüyordu. Onu bir kez daha saraydaki eski görevine iade etti. Ancak çok uzun bir süre geçmeden Ârif Bey’ in söz dinlemez gönlü, bu kez de Pertevniyal Vâlide Sultan’ ın nedîmelerinden Nigârnik Kalfa’ ya düÅŸtü. Vâlide Sultan, Hacı Ârif Bey’ i çok sevdiÄŸi için bu evliliÄŸe yardım etti, evlendiler. Ârif Bey, kötü anılarla dolu konağını satıp, bir çiftlik alarak yerleÅŸti. Ancak geçirdiÄŸi kötü günler onu ziyâdesiyle üzmüÅŸ, sinirli ve kaprisli bir insan hâline getirmiÅŸti. Çevresindeki herkesi kırıyordu. Bu sebepten saraydan bir kez daha uzaklaÅŸtırılınca iyice hırçınlaÅŸtı. Artık saÄŸlığı da bozulmuÅŸtu. Tesellîyi evinde üçüncü eÅŸi Nigârnik Hanım’ da buluyordu. Hacı Ârif Bey’ in güzel seslerle ve ince duyuÅŸlarla dolu kâlbi, çektiÄŸi acılara daha fazla dayanamadı. O artık bir kâlp hastasıydı. İyiden iyiye karamsarlığa kapılmış, âdetâ hayâta küsmüÅŸtü. 28 Hazîran 1885 günü, henüz 54 yaşında iken, oÄŸlu Cemîl’ in kollarında hayâta gözlerini yumdu. |



